"Karasu'nun tam olarak ne'den bahsettiğine dair ilişkin soru önemini koruyor, çünkü yorumlar her seferinde farklı bir anlamla, tek bir anlamla çıkıp geliveriyorlar. Masallar hep korkuyu, Gece her seferinde baskıyı, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı inanç bunalımını anlatıyor. Karasu, derslerinden birinde Sait Faik'in 'Sinarit Baba' öyküsünün 'ne anlattığını' sorup, bir öğrencisinden 'intiharı anlatıyor' yanıtını alınca, kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde bir anda yumruklarını kürsüye vurmaya, büyük bir öfkeyle bağırmaya başlar: ' Bunu anlatmıyor, işte, bunu anlatmıyor! Bu metin olsa olsa bir balığın yakalanacağı oltayı seçmesini, seçtikten sonra da pişman olmasını anlatıyor!..' Baktığımız zaman her yerde simgelere, eğretilemelere, alegorilere sarılı anlamlar görmeye başlarsak, bir balığın yakalanacağı oltayı seçmesini, seçtikten sonra da pişman olmasını asla gerektiği gibi okuyamayız, her seferinde başka bir anlama yakalanıveririz. Okurken bu alışkanlığımızdan kurtulmalıyız çoğu zaman." (s. 95)
24 Mart 2011 Perşembe
23 Mart 2011 Çarşamba
Yazının da Yırtılıverdiği Yer
"Karasu'yu okurken, her zaman şu tuhaf his: 'Yanlış bir noktadayım galiba? Yanlış bir yerdeyim, yerde miyim? Şu an okumakta olduğum kitabı değil de ötekini okumalıyım, çünkü okuduğum bu kitap beni öteki kitaba yönlendiriyor. Bundan önce, defalarca okuduğum bu kitaptan önce, defalarca okuduğum öteki kitabı okumalıyım.' Eleştirinin düğümlnediği yer de burası. Birbirini bütünleyen iki cümle yazdığınızda, cümlelerin ikincisinin ilkinin içinden çıktığına emin olduğunuz anda dahi, (bir süre sonra) bunların yer değiştirmesi gerektiğini, ilk cümlenin aslında ikinci cümle olması gerektiğini düşünebilirsiniz." (s. 198)Gece
"Gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır: Bundan ötürü kaygı duyarlar. Kimi ise, herhangi bir şey duyması gerektiğini de düşünmez, herhangi bir şey de duymaz; bundan ötürü kaygılanmaz; kaygılanmayı da anlayamaz... Taş yürekli falan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görülüp elle okunabildiklerinden ötesine erişmektedir, o kadar. Aynı kişiler, ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir filim, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri, ancak bir tür somutluk karşısında canlanır, kıpırdar.
Yeni tanıdığı biriyle güzel, doyurucu sayılabilecek bir sevişmeden sonra 'bir daha ne zaman buluşalım?' sorusuna yanıt bulamayanlar vardır. Gözlerini kaçıranlar, bahane arayanlar... Karşılarındakinden hoşlanmışlardır; onunla 'yıldızlarının barışabileceğini' düşünürler de belki, düşünme çabası gösterecek olsalar. Ama o andan sıkıldıklarını, içlerinden utanca benzer bir yel esip geçtiğini duymakla yetinirler. Gerçek sıkıntıları, eksiklikleri ise belki de, gene, imgeleme yetilerinin yoksulluğu, düş güçlerinin kavruk kalmışlığıdır. Çiğnemeden yuttuğu bir yemekten sonra acıkabileceğini usundan geçiremeyen torlar gibidiler bunlar. Yaptıklarının tadına gereğince varacak, hakkını verecek durumda da değillerdir; istediklerini bilecek, birkaç saat ya da birkaç gün sonrasını öngörecek görcüleri de oluşmamıştır sanki.
Bir yaşam bilgisizliğidir bu. 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında -gizli de kalsa- bir 'oh olsun! Dikkat edeydi ya,' duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okunmasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk..." (s. 155 - 156)
Yeni tanıdığı biriyle güzel, doyurucu sayılabilecek bir sevişmeden sonra 'bir daha ne zaman buluşalım?' sorusuna yanıt bulamayanlar vardır. Gözlerini kaçıranlar, bahane arayanlar... Karşılarındakinden hoşlanmışlardır; onunla 'yıldızlarının barışabileceğini' düşünürler de belki, düşünme çabası gösterecek olsalar. Ama o andan sıkıldıklarını, içlerinden utanca benzer bir yel esip geçtiğini duymakla yetinirler. Gerçek sıkıntıları, eksiklikleri ise belki de, gene, imgeleme yetilerinin yoksulluğu, düş güçlerinin kavruk kalmışlığıdır. Çiğnemeden yuttuğu bir yemekten sonra acıkabileceğini usundan geçiremeyen torlar gibidiler bunlar. Yaptıklarının tadına gereğince varacak, hakkını verecek durumda da değillerdir; istediklerini bilecek, birkaç saat ya da birkaç gün sonrasını öngörecek görcüleri de oluşmamıştır sanki.
Bir yaşam bilgisizliğidir bu. 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında -gizli de kalsa- bir 'oh olsun! Dikkat edeydi ya,' duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okunmasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk..." (s. 155 - 156)
1 Mart 2011 Salı
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
"Yanlışlar alışkanlık, alışkanlıklar yanlış olunca daha mı kolay yaşanır sanki yanlışlığın alışkısını bile bile" (s. 81)
Etiketler:
Alıntı,
Bilge Karasu,
Metis Yayınları,
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
27 Şubat 2011 Pazar
Susanlar #4
"Okurluk bir birikim işidir, demiştim. Okumalarımızın rastlantısal niteliği, bu konuda büyük önem kazanır. Bir sonra okunan kitap, bir öncekinin, ondan önce okunmuş kitapların (kuramsal olarak, ondan önce okunmuş kitaplarının hepsinin) sağladığı birikimin üzerinde okunmaktadır. Birikim, elbette, yalnız o güne dek okunmuş kitaplar değildir; o güne dek yaşanmış her şeydir. Yaşama ile kitap okuma arasındaki alışverişin oluşturduğu birikim de gelir katılır bu hesaba... Aynı kitaplar aynı sıra içinde okunsa bile, bu okumaların tıpatıp aynı birikimler üzerine gelip oturması olasılığı pek azdır. Her okurun okuduğu, tıpatıp aynı olmayacaktır; değişik bir boyutta ise, her çağ, aynı metne, değişik yorumsal katkılar getirebilecektir.
Okur, kendi okuma tarihi içerisindeki boşlukların az ya da çok farkındadır; bunları doldurmakta az ya da çok başarılı olabilir; ama hangi okur ömrü, istenmeyen boşlukların eksiksizce doldurumasına yetebilir ki? Okur, ayıklama, öğrenme, ya da, seçme süreçlerinde ne kadar 'usta'laşırsa, okunması gerekenler karşısındaki okur kişiliğini kurmakta biraz daha başarılı olacaktır, olsa olsa... Metinler arasındaki sayısız yansıtma ya da gönderme yollarından kendi seçtikleri üzerinde ilerleyecektir." (s. 187)
Okur, kendi okuma tarihi içerisindeki boşlukların az ya da çok farkındadır; bunları doldurmakta az ya da çok başarılı olabilir; ama hangi okur ömrü, istenmeyen boşlukların eksiksizce doldurumasına yetebilir ki? Okur, ayıklama, öğrenme, ya da, seçme süreçlerinde ne kadar 'usta'laşırsa, okunması gerekenler karşısındaki okur kişiliğini kurmakta biraz daha başarılı olacaktır, olsa olsa... Metinler arasındaki sayısız yansıtma ya da gönderme yollarından kendi seçtikleri üzerinde ilerleyecektir." (s. 187)
Susanlar #3
"Okumayı, yaşamının bir parçası olarak görenlerin belki büyük çoğunluğunu oluşturanlar, okumağa vakit ayırabilmekte usta cambaz kesilmiş kimseler; radyonun, televizyonun, kasetlerin, gazetenin yaşamdaki yerini yaşamın kendiyle bir tutmağı öğrenmişlerdir; kalabalığın içinde bile okumanın gerektirdiği yalıtımı gerçekleştirmeği başarılar; büyük olasılık da, geçimlerini sağlamak üzere yaptıkları iş, okumak değildir. Meslekleri gereği okudukları, yazınsal alana giren okumalarını besleyebilir de, beslemeyebilir de... Bu kişiler, bir ömür boyu, çok geniş tuttuğumuz yazın alanının çeşitli bölgelerini gezerler, tanımağa bakarlar. Görünür biçimde uzmanlaşırlar, ya da, uzmanlaşmaktan kaçınırlar. Okuduklarının yaşamla ilişkisini, kendi yaşamlarıyla derin ilişkisini, bilenleri de vardır, sezmekle kalanları da. Doymazlar; bir yoldan usanınca ötekine saparlar; okumak istedikleri, merak ettikleri çığ gibi büyür; çok yaşlandıkların da merak ettikleri azalır gibi olur ya, okumak isteği azalmaz." (s. 186)
Etiketler:
Alıntı,
Bilge Karasu,
Metis Yayınları,
Susanlar
Susanlar #2
"Okuma alanında kimsenin kimseye dalkavukluk borcu yoktur. Metnin kötülüğünden okur sorumlu değildir, okurun tembelliğinden metin sorumlu değildir. Herhangi bir kitabı okumak üzere verdiğimiz karar, daha önceki bir okumamızın gerekli görünen bir sonucu olsa bile, temelde, bir rastlantıdır. Bir kitap, bir yazar, niye şu anda elimizdedir? Niye bu kitap da, o kitap değil? Niye şu anda şunu okurken, okuamk isteyip yıllar önce aldığımız o kitap, yıllardır beklediği yerde, bir kitabın daha okunmasını beklemektedir?
Bu soruları sorarken, şunun farkındayım: Çok değişik okurluk tutumları, okurluk yöntemleri vardır. Kimi, aldığı kitabı hemen oturup okur, rafına kaldırır, ya da (sahibi kimse, ona) geri verir. Kimi 'sıyırarak' okur; kendini okumuş saymasa bile, 'günü geldiğinde okurum' diyerek rafına kaldırdığı kitabı hiç okumamış değildir. Okuyacağı kadar kitap alan da vardır, okuyacağını umarak kitap yığan da... Tutumlar çeşitlidir, ama demin sorduğum sorular bundan etkilenmez." (s. 186)
Bu soruları sorarken, şunun farkındayım: Çok değişik okurluk tutumları, okurluk yöntemleri vardır. Kimi, aldığı kitabı hemen oturup okur, rafına kaldırır, ya da (sahibi kimse, ona) geri verir. Kimi 'sıyırarak' okur; kendini okumuş saymasa bile, 'günü geldiğinde okurum' diyerek rafına kaldırdığı kitabı hiç okumamış değildir. Okuyacağı kadar kitap alan da vardır, okuyacağını umarak kitap yığan da... Tutumlar çeşitlidir, ama demin sorduğum sorular bundan etkilenmez." (s. 186)
Etiketler:
Alıntı,
Bilge Karasu,
Metis Yayınları,
Susanlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)