Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2011 Çarşamba

Narla İncire Gazel #11

"Ne tuhaf bir yaşam bu!... Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir. İnsanın kendi yeri, yurdu, neresi?" (s. 121)

24 Mart 2011 Perşembe

Yazının da Yırtılıverdiği Yer #2

"Karasu'nun tam olarak ne'den bahsettiğine dair ilişkin soru önemini koruyor, çünkü yorumlar her seferinde farklı bir anlamla, tek bir anlamla çıkıp geliveriyorlar. Masallar hep korkuyu, Gece her seferinde baskıyı, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı inanç bunalımını anlatıyor. Karasu, derslerinden birinde Sait Faik'in 'Sinarit Baba' öyküsünün 'ne anlattığını' sorup, bir öğrencisinden 'intiharı anlatıyor' yanıtını alınca, kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde bir anda yumruklarını kürsüye vurmaya, büyük bir öfkeyle bağırmaya başlar: ' Bunu anlatmıyor, işte, bunu anlatmıyor! Bu metin olsa olsa bir balığın yakalanacağı oltayı seçmesini, seçtikten sonra da pişman olmasını anlatıyor!..' Baktığımız zaman her yerde simgelere, eğretilemelere, alegorilere sarılı anlamlar görmeye başlarsak, bir balığın yakalanacağı oltayı seçmesini, seçtikten sonra da pişman olmasını asla gerektiği gibi okuyamayız, her seferinde başka bir anlama yakalanıveririz. Okurken bu alışkanlığımızdan kurtulmalıyız çoğu zaman." (s. 95)

23 Mart 2011 Çarşamba

Yazının da Yırtılıverdiği Yer

"Karasu'yu okurken, her zaman şu tuhaf his: 'Yanlış bir noktadayım galiba? Yanlış bir yerdeyim, yerde miyim? Şu an okumakta olduğum kitabı değil de ötekini okumalıyım, çünkü okuduğum bu kitap beni öteki kitaba yönlendiriyor. Bundan önce, defalarca okuduğum bu kitaptan önce, defalarca okuduğum öteki kitabı okumalıyım.' Eleştirinin düğümlnediği yer de burası. Birbirini bütünleyen iki cümle yazdığınızda, cümlelerin ikincisinin ilkinin içinden çıktığına emin olduğunuz anda dahi, (bir süre sonra) bunların yer değiştirmesi gerektiğini, ilk cümlenin aslında ikinci cümle olması gerektiğini düşünebilirsiniz." (s. 198)

Gece

"Gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır: Bundan ötürü kaygı duyarlar. Kimi ise, herhangi bir şey duyması gerektiğini de düşünmez, herhangi bir şey de duymaz; bundan ötürü kaygılanmaz; kaygılanmayı da anlayamaz... Taş yürekli falan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görülüp elle okunabildiklerinden ötesine erişmektedir, o kadar. Aynı kişiler, ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir filim, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri, ancak bir tür somutluk karşısında canlanır, kıpırdar.
Yeni tanıdığı biriyle güzel, doyurucu sayılabilecek bir sevişmeden sonra 'bir daha ne zaman buluşalım?' sorusuna yanıt bulamayanlar vardır. Gözlerini kaçıranlar, bahane arayanlar... Karşılarındakinden hoşlanmışlardır; onunla 'yıldızlarının barışabileceğini' düşünürler de belki, düşünme çabası gösterecek olsalar. Ama o andan sıkıldıklarını, içlerinden utanca benzer bir yel esip geçtiğini duymakla yetinirler. Gerçek sıkıntıları, eksiklikleri ise belki de, gene, imgeleme yetilerinin yoksulluğu, düş güçlerinin kavruk kalmışlığıdır. Çiğnemeden yuttuğu bir yemekten sonra acıkabileceğini usundan geçiremeyen torlar gibidiler bunlar. Yaptıklarının tadına gereğince varacak, hakkını verecek durumda da değillerdir; istediklerini bilecek, birkaç saat ya da birkaç gün sonrasını öngörecek görcüleri de oluşmamıştır sanki.
Bir yaşam bilgisizliğidir bu. 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında -gizli de kalsa- bir 'oh olsun! Dikkat edeydi ya,' duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okunmasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk..." (s. 155 - 156)

1 Mart 2011 Salı

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı

"Yanlışlar alışkanlık, alışkanlıklar yanlış olunca daha mı kolay yaşanır sanki yanlışlığın alışkısını bile bile" (s. 81)

27 Şubat 2011 Pazar

Susanlar #4

"Okurluk bir birikim işidir, demiştim. Okumalarımızın rastlantısal niteliği, bu konuda büyük önem kazanır. Bir sonra okunan kitap, bir öncekinin, ondan önce okunmuş kitapların (kuramsal olarak, ondan önce okunmuş kitaplarının hepsinin) sağladığı birikimin üzerinde okunmaktadır. Birikim, elbette, yalnız o güne dek okunmuş kitaplar değildir; o güne dek yaşanmış her şeydir. Yaşama ile kitap okuma arasındaki alışverişin oluşturduğu birikim de gelir katılır bu hesaba... Aynı kitaplar aynı sıra içinde okunsa bile, bu okumaların tıpatıp aynı birikimler üzerine gelip oturması olasılığı pek azdır. Her okurun okuduğu, tıpatıp aynı olmayacaktır; değişik bir boyutta ise, her çağ, aynı metne, değişik yorumsal katkılar getirebilecektir.
Okur, kendi okuma tarihi içerisindeki boşlukların az ya da çok farkındadır; bunları doldurmakta az ya da çok başarılı olabilir; ama hangi okur ömrü, istenmeyen boşlukların eksiksizce doldurumasına yetebilir ki? Okur, ayıklama, öğrenme, ya da, seçme süreçlerinde ne kadar 'usta'laşırsa, okunması gerekenler karşısındaki okur kişiliğini kurmakta biraz daha başarılı olacaktır, olsa olsa... Metinler arasındaki sayısız yansıtma ya da gönderme yollarından kendi seçtikleri üzerinde ilerleyecektir." (s. 187)

Susanlar #3

"Okumayı, yaşamının bir parçası olarak görenlerin belki büyük çoğunluğunu oluşturanlar, okumağa vakit ayırabilmekte usta cambaz kesilmiş kimseler; radyonun, televizyonun, kasetlerin, gazetenin yaşamdaki yerini yaşamın kendiyle bir tutmağı öğrenmişlerdir; kalabalığın içinde bile okumanın gerektirdiği yalıtımı gerçekleştirmeği başarılar; büyük olasılık da, geçimlerini sağlamak üzere yaptıkları iş, okumak değildir. Meslekleri gereği okudukları, yazınsal alana giren okumalarını besleyebilir de, beslemeyebilir de... Bu kişiler, bir ömür boyu, çok geniş tuttuğumuz yazın alanının çeşitli bölgelerini gezerler, tanımağa bakarlar. Görünür biçimde uzmanlaşırlar, ya da, uzmanlaşmaktan kaçınırlar. Okuduklarının yaşamla ilişkisini, kendi yaşamlarıyla derin ilişkisini, bilenleri de vardır, sezmekle kalanları da. Doymazlar; bir yoldan usanınca ötekine saparlar; okumak istedikleri, merak ettikleri çığ gibi büyür; çok yaşlandıkların da merak ettikleri azalır gibi olur ya, okumak isteği azalmaz." (s. 186)

Susanlar #2

"Okuma alanında kimsenin kimseye dalkavukluk borcu yoktur. Metnin kötülüğünden okur sorumlu değildir, okurun tembelliğinden metin sorumlu değildir. Herhangi bir kitabı okumak üzere verdiğimiz karar, daha önceki bir okumamızın gerekli görünen bir sonucu olsa bile, temelde, bir rastlantıdır. Bir kitap, bir yazar, niye şu anda elimizdedir? Niye bu kitap da, o kitap değil? Niye şu anda şunu okurken, okuamk isteyip yıllar önce aldığımız o kitap, yıllardır beklediği yerde, bir kitabın daha okunmasını beklemektedir?
Bu soruları sorarken, şunun farkındayım: Çok değişik okurluk tutumları, okurluk yöntemleri vardır. Kimi, aldığı kitabı hemen oturup okur, rafına kaldırır, ya da (sahibi kimse, ona) geri verir. Kimi 'sıyırarak' okur; kendini okumuş saymasa bile, 'günü geldiğinde okurum' diyerek rafına kaldırdığı kitabı hiç okumamış değildir. Okuyacağı kadar kitap alan da vardır, okuyacağını umarak kitap yığan da... Tutumlar çeşitlidir, ama demin sorduğum sorular bundan etkilenmez." (s. 186)

Susanlar

"Okumadığım her kitap yenidir benim için, yazılışı üzerinden 3000 yıl da geçmiş olsa... Okumak istediğim kitapları ölmeden okuyabileceğimi sanmıyorum ya, durmadan yeni kitaplar alıyorum, dayanamıyorum onlara; okuyorum ama, isteğimce okumak için günümün altı saatini, gözüm kapalı, bu işe verebilmem gerek. Olmuyor. Art arda okumak istediğim kitapların arasına yıllar girdiği de oluyor. Yılların girmesi iyi, insan o yazarı birkaç yıl önce tanıdığından başka türlü görebiliyor zaman geçince. Eskiden okuduğu kitaplarına bir daha dönebiliyor. Öte yandan, yıllardır sözü edile edile, handiyse okumaktan vazgeçirileceğim birtakım ünlü kitaplar var; onları okumağa başlayınca, yıllardır işittiğim sözlerden ne denli uzak kaldığımı bir daha anlıyorum. Bencileyin kitap okuma hastaları bilir bunun ne demek olduğunu. Güzel kitaplar vardır, kötü kitaplar vardır ama her birinde insanın aklına takılıp kalacak yönler bulunabilir. Bu yönler, konuşulur, yazılır. Şimdiye değin konuştum, bundan sonra yazmayı deneyeceğim.
Bir de, okununca insanı allak bullak eden kitaplar var; yüz yıllık, bin yıllık, bir aylık kitaplar; otobüste bile bırakamayıp okuduğum, ineceğim durağa varmış olduğumuzu fark edince kapatıp kalktığımda yanımdaki çıkını, elimdeki şapkayı unutturan kitaplar. Onlar için bir şeyler yazmak isterim çoğu zaman. Ama eskiden yayımlanmış bir kitapsa bu, bunun için yazı yazmak nereden esti diye bakarlar adamın yüzüne. Yeniyse, sizden 'ağırbaşlı, bilimsel eleştiri' beklenir. Oysa niyetim, ne unutulmuş bir kitabı 'diriltmek' ya da 'yeniden ortaya atmaktır' ne de yeni bir kitabı 'eleştirmektir'. Bir okur olarak aklıma ne eserse, gönlüm hangi kitabı, dergiyi dilerse okurum. O kitap üzerine söylenebilecek bir sürü şeyden yalnız birini söylemek gelir içimden, o kitabın, o dergi yazısının bir satırı, bir cümlesi bana başka şeyler ansıtır, 'bilimsel' eleştiriden uzak durarak, düşündüğümü düpedüz söylerim. Aiskhylos 2000 yıldır yorumlanıyor diye kendi düşüncemi -varsa- anlatmaktan vazgeçemeyeceğim gibi, yepyeni bir Türk yazarının ilk kitabını söz konusu ederken 'gereken önemle yazarın yerini yahut değerini belirtmemiş' olduğum yolunda bir suçlama da beni düşündürmez." (s. 83-84)

21 Şubat 2011 Pazartesi

Öteki Metinler #5

"Önce başkaları gibi olduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Daha sonra başkalarına ne kadar benzediğimizi, daha da sonra, başkalarına benzeyip benzemediğimizi merak ederiz. Sonunda
neden sonra, kabul etmeği öğreniriz. Ne uzun bir eğitim bu. Değil mi?" (s. 133)

Öteki Metinler #4

"Okulda, elmalarla armutları toplayamayacağımızı öğretmişlerdi. Ama yazarla yazarı karşılaştırmağı da okulda öğrettiler. Balıkların hepsini aynı biçimde pişiremeyeceğimizi ise, hiç öğretmediler." (s. 131)

Öteki Metinler #3

"Ben 'her şey elimden kaçıyor' ile 'yapmam gerek'ler arasında gitgide daha çok bocalamıyor muyum?" (s. 130)

Öteki Metinler #2

"Yazın, bizim için, okuduklarımızın, dolayısıyla da, okumadıklarımızın belirlediği bir alandır. Her okuduğumuz, okumadığımız bir başka metnin yerini alır; isterseniz şöyle de düşünebiliriz: Bir kitabı okumak, başka bir kitabı okumamaktır. Seçim olarak da vakit ayırımı olarak da... Yazın deyince anladığımız da bu sınır içerisinde oluşur. Bunları söylerken iyi kitap/kötü kitap karşıtlıklarını düşünmüyorum. İyi kitabın kokusu değişik değildir. İyi kitabı da, kötü kitabı da size başka bir kitap öğretecektir. Bu yolda fazla yürümeyelim. Ama 'yazın deyince anladığımız'ın bir başka yanı var: Okuduklarımızın belirlediği bir anlayış okuyacaklarımızı bağlayamaz. Okuduğumuz her yeni kitap, edindiğimiz ölçütleri sınayacak bir yeni yaşantıdır. 'Öyle değildir, olamaz' diyorsak, belli bir anlamda okumaktan vazgeçmişiz de haberimi yok demektir." (s. 49)

Öteki Metinler

"Çoğunluk/Azınlık durumunun, yani sayının, sayıların, göz önünde bulundurulmadığı bir durum düşünelim. Örneğin, kadın sayısının erkek sayısından 'anlam' taşımayacak ölçüde artık ya da eksik olduğu bir toplumda kadının 'eşitsizlik' durumunda olması, şy ya da bu ölçüde baskı altında tutulması, 'kadınlar'a bir azınlık 'imiş gibi' davranılması, sayı ile ilişkili bir şey değil. Erkekler de kadınlar da, buna bir 'yazgı' gözüyle bakıyorlardır; erkek doğmuş olmak birtakım üstünlükleri yanı sıra getirmektir, kadın 'yerini bilmek' zorundadır.
'Yerini bilmek' bize ipucu verebilir.
Birinin 'yerini bilmesi'ni, dolayısıyla sizin 'tam'lığınızı olduğu kadar kendi 'eksik'liğini bilmesi, kabul etmesini istiyorsanız iki şeyi 'kanıtlanmış' saymamız gerekir: Belli bir ölçüt uyarınca (bu ölçütü siz yaratıyorsunuz ama bunu, her zaman, her yerde, herkesin bilip kabul ettiği bir şey olarak gösteriyorsunuz) karşınızdakinden üstün olduğunuz; bu üstünlüğünüzün de, doğal olarak, hakkı (doğruyu, 'doğal' olanı, yetkeyi) tekelinizde bıraktığını..." (s. 35)

Kısmet Büfesi #2

"Yaşamak pek başka bir iştir. Kiri var, pası var, ayıbı var, rezilliği var." (s. 114)

Kısmet Büfesi

"yürü-
mekten
başka
bir şey
bilme-
yen
nereye,
niye, ne-
ye gitti-
ğini bil-
meyen
bir yere
gittiğini ol-
sun bilme-
yen
ozan karıncaları
g i b i y d i m
çıdamla
yürüyen
bu düzlük-
te engebe-
sizlikte." (s. 78)

18 Şubat 2011 Cuma

Altı Ay Bir Güz

"Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığını, anlamını yitirdiğini, tersinmez zamanın boyunduruğundan kurtulduğunuzu duyduğunuz bir gün gelir. Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin -ister içinizden gelsin ister dışarıdan- sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi -bir kırıntısını bile bırakmamacasına- bir anda alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamnıza egemensinizdir artık. Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır sevdiğinizin, özellikle uyurken, ama düşünür, yürür, okur, denize bakarken de, bol bol çaldığınız fotoğrafları öğretir bunu size.
Fotoğraflar biriktikçe öncelik-sonralık dediğimiz bir bağıntının önemini yitirdiğini, zamanla yok olduğunu görürüz. Anlatmağa değer gördüklerimizin kavranabilmesi, niye bir sıraya uymasına bağlıymış gibi düşünelim?" (s. 69)

14 Şubat 2011 Pazartesi

Lağımlaranası ya da Beyoğlu #11

"Geçmiş değişmez,
Bir sevinçler kalır elimizde..." (s. 227)

Lağımlaranası ya da Beyoğlu #10

"Sevdiklerimizin resmini ister, yanımızda taşırken, ondan bir parça, onun kâğıda düşmüş gölgesini taşımak gibi bir ilkel büyü yoluna mı sapıyoruz yoksa doğrudan doğruya yüzünü, sevdiğimizi bildiğimiz, söylediğimiz bu insanın yüzünü unutmaktan kendimizi kurtarmak gibi çook daha gerçekçi bir davranış mı gösteriyoruz?" (s. 123)

Lağımlaranası ya da Beyoğlu #9

"İyi okur omak, çok okumuş olmak, başkalarının nasıl yazdıklarını bilmek yetmiyor, hiç yetmiyor. Her zaman bir çeşit imrenme duymuşumdur birtakım yazarlara: Hani ne okudukları sorulduğunda, bilmem ki, unutuyorum, ne bileyim ben, şairleri okurum, Amerikan (ya da Fransız) romancılarını okurum, hiç okumam, gezer, tozar, eğlenirim, çalışırım, sonra bir şey yazmak isterim, oturup azarım, okumasına okurum ama elime ne geçerse okurum diyen birtakım yazarlara... Kendini arılara benzetmek isteyen yazarlara. Bense elma kurdu, erik kurdu gibi mi semiriyorum? O da değil. Bir tek yemişe bağlanmak, hangi çiçeğe konduğunu bilmeden, bir pembesine, bir sarısına konmaktan adha iyi değil. Okuyan insan olmak daha namusluca bir iş. Üstelik okuduğunu şakaya, alaya, yalancı alçakgönüllülüğe vurmadan söylemek daha iyi."(s.116)