6 Temmuz 2010 Salı

Orlando

"Artık güvendiği iki şey kalmıştı: Köpekler ve doğa; bir tazı ve bir gül ağacı. Tüm çeşitliliğiyle dünya, tüm karmaşıklığıyla hayat işte buna indirgenmişti. Köpekler ve bir ağaçlıktı hepsi. Böylece muazzam bir yanılsama dağını sırtından atıp, bunun sonucunda kendini pek çıplak hissedip, köpeklerini yanına çağırdı ve parkta yürüyüşe çıktı.
O kadar uzun bir süredir yazıp okuyarak kapalı kalmıştı ki doğanın haziran ayında pek de bol olan güzelliklerini unutmuştu. Güzel havalarda üstünden İngiltere'nin yarısıyla arada Galler'le İskoçya'nın bir dilimi görünen o yüksek tepeye çıkınca, kendini sevgili meşe ağacının altına attı ve yaşadığı sürece hiçbir erkek ya da kadınla konuşmak zorunda kalmazsa; eğer köpekleri konuşna yetisini geliştiremezlerse; eğer bir daha hiçbir şair ya da prensesle karşılaşmazsa, ömrünün geri kalanını oldukça mutlu geçirebileceğini duyumsadı."

5 Temmuz 2010 Pazartesi

2 Temmuz 2010 Cuma

Taşra Sıkıntısı

"Taşra sıkıntısı, adını verelim buna; taşra sözcüğüne yalnızca mekâna ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kastetmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi, böyle yaşanmış hayatları ifade etmek için. Evde kalmanın, yaşlı bir anneyle paylaşılmak zorunda olunan bir hayatın, hep aynı yatakta istenmeyen bir kocayla birlikte yatmanın, yük olduğunu bile bile bir ağabeyin evinde yenen yemeklerin, akşamdan akşama görülen sert bir babanın huzurunda, uzayıp giden çatal bıçak sesleri eşliğinde, hiç konuşmadan yenen akşam yemeklerinin sıkıntısı. Evin içinde, dört duvar arasında, dantelli tül perdelerin ardında yaşanan bir sıkıntı. Her gün aynı saatte geçen bir trenin böldüğü, tren ufukta kaybolurken yeniden bütün ağırlığıyla çöken; yolu kasabaya düşmüş bir kervanın çanlarıyla dağılan, çan sesleri sönüp gittiğinde daha da artan bir sıkıntı. Ancak taşrada bulunmuşların, hayatlarının şu ya da bu aşamada taşranın darlığını hissetmişlerin, hayatı bir taşra olarak yaşamışların, kendi içlerinde bir şeyin daraldığını, benliklerinin bir parçasının sapa ve güdük kaldığını, giderek bir taşradan ibaret kaldığını hissedenlerin anlayabileceği bir sıkıntı. Ancak küçük bir pencereden gün boyu sokaktan geçenleri seyretmenin, bütün gün deniz üstünde taş sektirmenin, uzayıp giden dedikoduların, bütün gün kahvede tavla oynamanın, açık saçık fıkraların, horoz güreşlerinin, gizlenmek zorunda olunan cinsel düşlerin bir an için eritebildiği, giderek daha da arttıdığı bir sıkıntı. Taşrada her gün yaşanan, şehirlilerinse en çok pazar öğleden sonlarından tanıyacağı bir sıkıntı: Başkalık vaat eden haftasonun bittiği, bütün gün evde olan sinirli bir babanın gözüne batmadan katlanılmak zorunda olunan, radyoda maç nakleden spikerin sesinde uzayıp giden pazar öğleden sonraları..."

Don Quijote


"İyi yürekli şövalyenin tüm dünyada çoğalıp yayılmasına, sonunda hiçbir yerde yabancılık çekmemesine şaşmamalı: Bolivya'da bir karnaval kişisi, Eski Rusya'da soylu ama korkak siyasal heveslerin soyut simgesi.
İlginç bir görüngü ile karşı karşıyayız: kendisini doğuran yapıtla ilişkisini gitgide yitiren, anavatanını, yaratıcısının masasını yüzüstü bırakıp, önce İspanya'yı, sonra da uzayı dolaşan bir yazınsal kahraman. Sonuçta, Don Quijote bugün Cervantes'in dölyatağında olduğundan daha büyük. Üç yüz elli yıldır insan düşüncesinin balta girmemiş ormanlarıyla tundrakarı içinden geçiyor, canlılığı ile ululuğu artıyor. Artık ona gülmüyoruz. Taşıdığı zırh acıma, bayrağı güzellik. İnce, kimsesiz, özverili, yiğit olan her şeyin simgesi. Gülünçleme bir erdem örneğine dönüştü artık."

29 Haziran 2010 Salı

Güz Gelmeden #2

"Yeryüzünde hiçbir varlık ötekine benzemez. Bir yaprak bile ötekilere benzemez. Tanrı öyle olsun istemiştir. Ama insanı, kendi kendini denetleyecek, kısacası biraz da kendi kendini yaratacak biçimde dünyaya getirmiştir. Yeryüzünde büyük insanlar var: Peygamberler, başkomutanlar, vatan kurtaranlar, insanlığa hizmet eden bilimadamları... Küçük insanlar da var: Fener bekçisi Affan gibi.. Ama hepsi yataklarını kazarlarken, amaçlarına ulaşırlarken aynı emeği harcarlar. Tıpkı büyük ırmaklarla, küçük çaylar gibi. Hepsi de sonundan denize ulaşırlar. Yollarında ilerlerken kimi zaman taşıp çevrelerine felaket getirirler. Ama tarlaların sulanmasına, barajların yapılmasına da yararlar. Büyük ırmakların hem yararları hem zararları büyüktür. Küçük bir dere, kendincedir. Zararı yoktur. O da işe yarar. Ne var ki, büyüğü de küçüğü de sonunda büyük denize karışırlar, denizle bir olurlar. İnsanlar da öyledir. Yürüdükleri yolda kimi zaman hırçın, kahredici olurlar, kimi zaman yararlı. Sonunda varacakları yere varırlar, büyük denizlere, Tanrı'ya ulaşırlar."

Güz Gelmeden

"Onun neyi isteyip istemediğini kolay kolay anlayamam. Belki piyano çalmayı isterdi de, bir türlü yanaşamadı. Aslında zor bir çocukluk geçirdi. Memedali beyin oğlu diye bilinmek kolay değil. Yaramaz, afacan kasabalı çocukların arasında piyano çalan bir çıtkırıldım olmak istememiştir belki. Kendine yeni giyimler alınmasından da hoşlanmazdı. Bir gün yepyeni pabucunu taşlara vururken yakaladım onu. Tabii o zaman neden böyle yaptığını anlayamadığım için bir güzel azarlamıştım. Erol'a annelik yapmaya çalıştım ama gerçek annesi olmadığımdan iç dünyasına girmem olanaksızdı. Şimdi aradan bunca yıl geçince her şeyi daha iyi değerlendirebiliyorum ama artık çok geç. Belki ata binmeyi de züppelik sanıyordu. Arkadaşları bacaklarının arasında bir değnek sıkıştırıp kovboyculuk oynarken o gerçek bir ata binemezdi."

23 Haziran 2010 Çarşamba

Emirgânda Akşam Saati

"Kelimeler hayatın ahengini bozarlar. Sokakta bir kedi yavrusu görürsünüz, eve alırsınız, bir ad koyarsınız, o günden itibaren bu kedi sizin için bir mesele olur. Saadet kelimesini bilmeden. Fotoğrafımız çekilirken, baloda dans ederken, yeni bir insana takdim edilirken, hemen bir tarafımızda bulduğumuz o tebessüm yok mu... Onu bir yaldız gibi bütün saadete, etrafımıza, eşyaya insanlara sürdüğümüz zaman kendimizi ne kadar mesut görürüz."